Alp Buğdacı'yı yıllar önce Hürriyet mi gömmüştü?

Hakan Temiztürk
511 kere okundu

Köşe Yazıları

Alp Buğdacı'yı yıllar önce Hürriyet mi gömmüştü? - Köşe Yazıları Haberleri

Alp Buğdaycı'nın tutuklu olduğu cezaevinde öldüğü andan beri twitter'da binlerce mesaj atıldı. Bazılarına göre Hürriyet gazetesi haberleriyle Metin Kaçan ve Alp Buğdaycı'yı yıllar önce gömmüştü zaten.

Güneş K'ya tecavüzle başlayan olaylar silsilesinde Metin Kaçan’ın intiharından sonra Hasan Kaçan’ın medyayı suçlayan sözleri uzun süre gündemde kalmıştı. Bugün de Alp Buğdaycı'nın ölüm haberi geldi. Kimilerine göre Güneş K'ya tecavüz olayında kaybeden Metin Kaçan değil Alp Buğdaycı olmuştu. Elbette bu tartışmalara nereden bakıldığı çok önemli. Çünkü ortada tecavüz edilmiş bir Güneş K gerçeği var. 
Alp Buğdaycı'nın ölümüyle birlikte bugünlerde her şekilde, Metin Kaçan ve onun ölümü bir kez daha anılacak. Hatta Metin Kaçan ile Alp Buğdaycı'nın ölümü için Güneş K'nın laneti diyenler bile olacak.
Gelin Metin Kaçan'ın intiharından sonra ağabeyi Hasan Kaçan'ın açıklamalıran ve bu olayın medyada yer alış tarzına bir bakalım. 

Hasan Kaçan, şu açıklamayı yapmıştı, intihardan sonra: “meto’nun katilleri, başta ‘aydın d’ olmak üzere, ‘ertuğrul ö’, ‘ayşe a’ ve o dönemin milliyet, sabah, vs için suç duyurusunda bulunacağım.”  

Kaçan’ın açıklamasında adını andığı isimlerden sadece ‘ayşe a’ birkaç satırlık kısa bir açıklama yaparak “mağdur birinin şikâyetlerini kamuoyuna iletmekle görevliydim” demiş ve acının her şeyi yaptırır olduğunu söyleyerek Hasan Kaçan’ı suçlamış yine.

Diğer ‘şüpheliler’ ise Kaçan’ın feryadını yokluğa mahkûm etmiş görünüyorlar; ne bir ses, ne bir nefes!

Metin Kaçan’ın Milliyet ve Hürriyet’te 1995 yılındaki haberlerde anlatıldığı gibi bir cürüm işleyip işlemediğini bilmiyoruz ama bilinen örneklerden hareketle, bu tarz haberciliğin insanların hayatlarını nasıl kararttığının şahidi olduk tabii ki…

Hürriyet’in “Vay şerefsiz vay” manşeti ile Ahmet Kaya’nın, özellikle 28 Şubat andıçlarıyla kotarılmış manşetlerle çok sayıda ünlü insanın, daha çok sayıda ise “ünsüz” insanın yerin dibine batırıldığını unutmadık henüz. (“Ünsüz” nitelemesi çift anlamlı; bilinmeyen, tanınmayan anlamında ‘ünlü’ zıddı olarak kullanıldı; ancak 28 Şubat sürecinde binlerce insan hakkında neredeyse her gün atılan manşetlerle yapılan haksızlıklar karşısında seslerini duyurmak imkânından mahrum anlamında da ‘ünsüz’lük söz konusuydu.)

***

Metin Kaçan öldü, gitti; Allah rahmetiyle muamele etsin, yakınlarına sabır versin.

Ancak birilerinin yazdıkları da yanına kar kalmasın artık. İsteyen istediğini yazamasın artık; madem vicdan/sızlık tartışması da yapılıyor bugünlerde; biraz vicdanlar devreye girsin; eller sorumsuz yazılara gitmesin artık. Bugünün ‘normal’i, gelecekte çok kötü sonuçlar doğurabiliyor; dikkatli olmak şart. Basın özgür olsun tabii ki; ama biraz vicdanlı da olsun, duyarlı da olsun.

1990’ların başında evlerimizin zoraki konuğu olan Reha Muhtar, ‘farklı’ haber tarzıyla uzun süre reytingleri topladı; başta patronları olmak üzere, yöneticiler, yazarlar, eleştirmenler hiçbir rahatsızlık emaresi göstermeden Show Haber’i seyretti; her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorlarsa!..

Ancak aradan yıllar geçti; o günlerde büyük bir merakla, ilgiyle, heyecanla izlenen Reha Muhtar haberleri, onlara eşlik eden Sıcağı Sıcağına görüntüler bugünün Türkiye’sinde sokaklara hakim oldu artık. Dün sadece seyrettik, bugün mağduru oluyoruz bu tür ‘kötülük’lerin…

Üstelik bunları konuşmaktan, tartışmaktan da uzak duruyoruz, nedense… “Tarihimizle yüzleşelim!” diye çığlıklar atıyoruz bazen, ama yakın geçmişte olan bitenin gündeme gelmesinden rahatsız oluyoruz. Medya geçmişte yaptıklarının gündeme gelmesinden rahatsız olacaksa, o konuları yok hükmünde sayacaksa dikkatli olmalı, sorumsuz yayınlardan uzak durmalı. Birkaç yıl sonra, bugünlerde yaptıkları yüzleşmek durumunda kalmaktan utanacaksa, şimdiden bunun tedbirini almalı; yeni mağdurlar, yeni skandallar, yeni vicdansızlıklar yaratmamalı…

***

Ertuğrul Özkök, bilenler bilir, yukarıda çizilen tabloların en önemli ressamlarından biridir: ‘Özgür basın’ der, olur olmaz yazılar yazar; bazen üniformalı generallerin, bazen sivil generallerin, bazen para babalarının kalemi olur, kan damlatır kaleminden/manşetlerinden… 28 Şubat döneminde bunu çok yaptı; şimdi o günlerin tartışılmasından rahatsızlık duyduğunu saklamıyor ama. Tansu Çiller’in kendisini arayıp “Artık kapatalım o konuları” dediğini aktarıyor; darbeleri araştıran komisyonun çalışmalarını itibarsızlaştırıyor kendince.

Bu kadar değil. Bazen saçma sapan konularla köşesini doldurduğunu görürüz Özkök’ün. “Ne işim var benim bu mitingde” başlıklı son yazısında “hiç katılmadığı bir konuda, hiç katılmadığı insanların yaptığı bir mitinge” katıldığını anlatıyor; ama bundan niçin zevk aldığını da yazıyor:
“Hele hele Allah bana bu güzelim mazoşist duyguyu vermişse... Geçen pazar, Paris’te yapılan “Gay evliliklere hayır” mitingine gittim. İki saat boyunca muhafazakâr insanlarla birlikte yürüdüm. Ve demokrasinin, özgürlüğün, medeniyetin ruhunu içime çektim. Gay evliliklere karşı değilim. Gay’lerin evlat edinme haklarına karşı değilim. Ama bu mitingi de, bir “demokrasi olayı” olarak yaşamaktan da mutlu oldum. 21’inci yüzyıl demokrasisinin manasını gördüm.”

İçinde yaşadığını zannettiğimiz toplumunun gerçekleriyle, örfüyle, geleneği ile, inancı ile hiçbir uyumu, bağlantısı, benzerliği, uygunluğu olmayan bir eylemi her türlü sorumluluktan yoksun mazoşist bir duyarsızlıkla yazmakta bir beis görmüyor Özkök. Yukarıda vicdan, sorumluluk, duyarlılık çağrısı yaparken hedefimdeki tip bu tipti; gazeteci olmak, aydın olmak, hatta liberal olmak insana bu kadar sorumsuzca davranma hakkı verir mi? Bir yazar yılın neredeyse üçte birini bu tür abuk sabuk konulara ayırma hakkını nereden alır? Hem bir insan, üstelik yazdıklarıyla yüzbinlerce insanı etkileme gücü bulunan bir insan, mazoşist olmayı nasıl nimet olarak görür?

Eğer amaç, böylesine saçma sapan bir yazı/olay/eylem üzerinden siyasi iktidara mesaj göndermek ise buna da “Artık çok sıktınız! Geçin bu numaraları! Türkiye tarihiyle yüzleşiyor; yakın tarihiyle de yüzleşecek şüphesiz! Medya da yaptıklarıyla yüzleşecek tabii ki!” deriz. 

(Özkök, eylemden çıkarmayı başardığı şu sonuçla yazısını bitirmiş: “O gün en dikkatimi çeken şeylerden biri, çoğunluğu alan Sosyalist hükümetin hazırladığı tasarıya karşı çıkan bir din adamının söylediği şu söz oldu: “Parlamento Allah baba değildir”.
Demokrasiyi, sandıktan çıkan yüzde 50’nin, “istediği her şeyi yapma vizesi” olarak görenlerin pek anlayamayacağı bir cümle. Bir din adamının söylediği bu cümle, 21’inci yüzyıl demokrasilerinde seçilmiş iktidarların da sınırlarını çiziyor. Onu güçlü kılanlar kadar, elini tutanlar da demokrasinin kurumları... Bu mitingi işte o amaçla izledim...”) 


Köşe Yazıları Haberleri

Yorum